STANBULU DNLYORUM BRYERDENHERYEREMEKTUP BANA SOR SEVGL KAR UYUMAK
İSTANBULU DİNLİYORUM BİRYERDENHERYEREMEKTUP BANA SOR SEVGİLİ KARİ UYUMAK İSYİYORUM HASAN A MEKTUP MÜSLÜMANLIK NEREDE SAKARYA TÜRKÜSÜ BÜYÜKLER BİLİR ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM KALDIRIMLAR İSYANLI SÜKUT ÇANAKKALE ŞEHİTLERİ YOLCULUK MİHRİBAN KISSADAN HİSSE OTUZBEŞ YAŞ MONAROZA SESSİZ GEMİ FETİH MARŞI BUYUR USTA MEHTER MARŞI BEN YÜRÜRÜM YANA ANADOLUYUM EY YOLCU HÜSRAN BÜLBÜL UYAN İNCİLER ÇIKIŞ
İSTANBUL'U DİNLİYORUM İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı Önce hafiften bir rüzgar esiyor; Yavaş yavaş sallanıyor Yapraklar, ağaçlarda; Uzaklarda, çok uzaklarda, Sucuların hiç durmayan çıngırakları İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı; Kuşlar geçiyor, derken; Yükseklerden, sürü, çığlık. Ağlar çekiliyor dalyanlarda; Bir kadının suya değiyor ayakları; İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı; Serin serin Kapalıçarşı Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa Güvercin dolu avlular Çekiç sesleri geliyor doklardan Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları; İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı. ANA SAYFA İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı; Başımda eski alemlerin sarhoşluğu Loş kayıkhanelerıyle bir yalı; Dinmiş lodosların uğultusu içinde İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı; Bir yosma geciyor kaldırımdan; Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar. Birşey duşuyor elinden yere; Bir gül olmalı; İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı; Bir kuş çırpınıyor eteklerinde; Alnın sıcak mı, değil mi, biliyorum; Dudakların ıslak mı, değil mi, biliyorum; Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından Kalbinin vuruşundan anlıyorum; İstanbul'u dinliyorum. Orhan Veli KANIK
OTUZ BEŞ YAŞ Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. Dante gibi ortasındayız ömrün. Delikanlı çağımızdaki cevher, Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, Gözünün yaşına bakmadan gider. Şakaklarıma kar mı yağdı ne var? Benim mi Allahım bu çizgili yüz? Ya gözler altındaki mor halkalar? Neden böyle düşman görünürsünüz, Yıllar yılı dost bildiğim aynalar? Zamanla nasıl değişiyor insan! Hangi resmime baksam ben değilim. Nerde o günler, o şevk, o heyecan? Bu güler yüzlü adam ben değilim; Yalandır kaygısız olduğum yalan. Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız; Hatırası bile yabancı gelir. Hayata beraber başladığımız, Dostlarla da yollar ayrıldı bir; Gittikçe artıyor yalnızlığımız. ANA SAYFA Gökyüzünün başka rengi de varmış! Geç farkettim taşın sert olduğunu. Su insanı boğar, ateş yakarmış! Her doğan günün bir dert olduğunu, İnsan bu yaşa gelince anlarmış. Ayva sarı nar kırmızı sonbahar! Her yıl biraz daha benimsediğim. Ne dönüp duruyor havada kuşlar? Nerden çıktı bu cenaze? ölen kim? Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar? Neylersin ölüm herkesin başında. Uyudun uyanamadın olacak. Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında? Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misali o musalla taşında. Cahit Sıtkı TARANCI
ANA SAYFA SESSİZ GEMİ Artık demir almak günü gelmişse zamandan, Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan. Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol; Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol. Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli. Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu! Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu! Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler; Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler. Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden, Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden. Yahya Kemal BEYATLI
KALDIRIMLAR ANA SAYFA Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında; Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta; Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum. Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum! Yolumun karanlığa saplanan noktasında, Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta; Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum. Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum! Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık; Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin; Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar. İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler. İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık; Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin; Biri benim, biri de serseri kaldırımlar. Yolumun zafer tâkı, gölgeden taş kemerler. İçimde damla bir korku birikiyor; Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim; Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler. . . Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları! Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor; Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim; Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler. Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları. Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi; Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya; Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır. Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi. Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi; Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya, Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır. Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi. . . Necip Fazıl KISAKÜREK
ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE ANA SAYFA Şüheda gövdesi, bir baksana dağlar taşlar. . . Yedi kandilli Süreyya'yı uzatsam oradan; O, rukü olmasa, dünyada eğilmez başlar, Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına, Vurulmuş temiz alnından uzanmış yatıyor; Uzanırken gece mehtabı getirsem yanına, Bir hilal uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor! Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem; Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem; Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker! Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana. . . Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer. Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana. Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i. . . Bedr'in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi. . . Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini, Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? Şarkın en sevgili sultanı Selahaddin'i, "gömelim gel seni tarihe!" desem, sığmazsın. Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran. . . Herc u merc ettiğin edvara da yetmez o kitab. . . Sen ki İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran, Seni ancak ebediyyetler eder istiab. O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın; "Bu, taşındır" diyerek Kabe'yi diksem başına; Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın; Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına; Sen ki; a'sara gömülsen taşacaksın. . . Heyhat, Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namiyle, Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat. . . Kanayan lahdine çeksem bütün ecramiyle; Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan; Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber, Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber. Mehmet Akif ERSOY
SAKARYA TÜRKÜSÜ ANA SAYFA İnsan bu, su misali, kıvrım akar ya; İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal. Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya. Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal, Su iner yokuşlardan, hep basamak; Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan; Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak. Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan. Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir; Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân; Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir. Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an! Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat; Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu; Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat! Hani ardına çil kubbeler serpen ordu? Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne, Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna; Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine; Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna? Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için. Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir? Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin? Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir! Rabbim isterse, sular büklüm burulur, Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler; Sırtına Sakaryanın, Türk tarihi vurulur. Sakarya, kandillere katran döktü geceler. Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük? Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük!. . Vicdan azabına eş, kayna Sakarya, Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya! Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya! Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya? İLERİ
ANA SAYFA İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su; Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu. Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek; Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek? Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl! Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl! Sakarya; sâf çocuğu, mâsum Anadolu'nun, Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun! Sen ve ben, gözyaşiyle ıslanmış hamurdanız; Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız! Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader; Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider! Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz; Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz! Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya; Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!. . N. Fazıl KISAKÜREK GERİ
ANA SAYFA HÜSRAN Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı, İslâmı uyandırmak için haykıracaktım. Gür hisli, gür imanlı beyinler, coşar ancak, Ben zaten uzun boylu düşünmekten uzaktım? Haykır! Kime, lâkin? Hani sâhipleri yurdun? Ellerdi yatanlar, sağa baktım, sola baktım; Feryâdımı artık boğarak, na'şını, tuttum, Bin parça edip şi'rime gömdüm de bıraktım. Seller gibi vâdîyi enînim saracakken, Hiç çağlamadan, gizli inen yaş gibi aktım. Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz; İnler "Safahât"ımdaki husran bile sessiz! Mehmed Akif ERSOY
BÜLBÜL ANA SAYFA Bütün dünyâya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım; Nihayet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım. Şehirden kaçmak isterken sular zaten kararmıştı, Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdiyi sarmıştı. Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hılkat kesilmiş lâl. . . Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl Muhîtin hâli "insâniyyet"in timsâlidir, sandım; Dönüp mâzîye tırmandım, ne hicranlar, neden andım! Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd, Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryâd, 0 müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu Ki vâdiden bütün, yer, enînler çağlayıp durdu. Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevcâmevc demlerdi; Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûya Sûr-i Mahşerdi! -Eşin var, âşiyanın var, baharın var, ki beklerdin; Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin ? 0 zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun; Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun, Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen, Gezersin, hânmânın şen, için şen, kâinatın şen. Hazansız bir zemin isterse, şâyed rûh-i ser-bâzın, Ufuklar, bu'd-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın. İLERİ
Değil bir kayda, sığmazsın - kanadlandım mı - eb'âda; Hayâtın en muhayyel gayedir ahrâra dünyâda, Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır? Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır? Hayır, mâtem senin hakkın değil. . . Mâtem benim hakkım: Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım! Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda; Bugün bir hânmansız serseriyim öz diyârımda! Ne husrandır ki: Şark'ın ben vefâsız, kansız evlâdı, Serâpâ Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı! Hayâlimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu, SAL HADDÎN-İ EYYÛBÎ'lerin, FATİH'lerin yurdu. Ne zillettir ki: nâkûs inlesin beyninde OSMAN'ın; Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ'nın! Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun; O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun! Çökük bir kubbe kalsın ma'bedinden YILDIRIM Hân'ın; Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri ORHAN'ın! Ne heybettir ki: vahdet-gâhı dînin devrilip, taş, Sürünsün şimdi milyonlarca me'vâsız kalan dindaş! Yıkılmış hânmânlar yerde işkenceyle kıvransın; Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın! Dolaşsın, sonra, İslâm'ın harem-gâhında nâ-mahrem. . . Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem! ANA SAYFA Mehmet Akif ERSOY GERİ
Müslümanlık Nerede! Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile. . . Adem aldatmaksad, aldanan yok, nafile! Kaç hakiki müslüman gördümse, hep makberdedir; Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir; İstemem, dursun o payansız mefahir bir yana. . . Gösterin ecdada az çok benziyen kan bana! İsterim sizlerde görmek ırkınızdan yadigar, Çok değil, ancak Necip evlada layık tek şiar. Varsa şayet, söyleyin, bir parçacık insafınız: Böyle kansız mıydı -haşa- kahraman ecdadınız? Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdasına? Benzeyip şirazesiz bir mushafın eczasına, Hiç görülmüş müydü olsun kayd-i vahdet tarumar? Böyle olmuş muydu millet canevinden rahnedar? Böyle açlıktan boğazlar mıydı kardeşi? Böyle adet miydi bi-perva, yemek insan leşi? Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan. . . Hey sıkılmaz, ağlamazsan, bari gülmekten utan!. . . "His" denen devletliden olsaydı halkın behresi: Payitahtından bugün taşmazdı sarhoş naresi! ANA SAYFA İLERİ
Kurt uzaklardan bakar, dalgın görürmüş merkebi. Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi. Lakin, aşk olsun ki, aldırmaz otlarmış eşek, Sanki tavşanmış gelen, yahut kılıksız köstebek! Kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı. . . Hasmı, derken, çullanırmış yutmadan son lokmayı!. . . Bu hakikattir bu, şaşmaz, bildiğin usluba sok: Halimiz merkeple kurdun aynı, asla farkı yok. Burnumuzdan tuttu düşman; biz boğaz kaydındayız; Bir bakın: hala mı hala ihtiras ardındayız! Saygısızlık elverir. . . Bir parça olsun arlanın: Vakti çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanın! Davranın haykırmadan nakus-u izmihaliniz. . . Öyle bir buhrana sapmıştır ki, zira, halimiz: Zevke dalmak söyle dursun, vaktiniz yok mateme! Davranın zira gülünç olduk bütün bir aleme, Bekleşirken gökte yüz binlerce ervah, intikam; Yerde kalmış, na'şa benzer kavm için durmak haram!. . . Kahraman ecdadınızdan sizde bir kan yok mudur? Yoksa, istikbalinizden korkulur, pek korkulur. Mehmet Akif ERSOY ANA SAYFA GERİ
ANA SAYFA HASAN'A MEKTUP Çok oku, çok düsün, çok seyler anla, Mülkte hakikati aramak bosa, Aha bu mektubu alinca Hasan. Tüm suçlular güçlü olunca Hasan. Manalar iplikten incedir amma, Derisini yüzdük demokrasinin, Kelimeler biraz kalinca Hasan. Isi istir imtiyazli asinin. Gene agzimizi açmiyor biçak, Hakikatte vahsi, sözde "vasinin" Huzur size ömür. . . Dert salkim saçak. Dörtnala gidilir yolunca Hasan. Oyuna kalkiyor yüzlerce köçek, Canim Hürriyeti koydunsa ara, Batidan bir hava çalinca Hasan. Ekmek yalinayak kaçti daglara. Kök saldi bahçede ayrik otlari, Çevremize küsmüs kardeslik var ya, Yemler pay edildi, sattik atlari. Haber ver, izini bulunca Hasan. Biz kovalim derken bastan bitleri, Soysuzlar tas atar mukaddesata Sülükler yapisti, kulunca Hasan. Karsi duramazsak bizdedir hata. Süt dolu gügümü çalariz tasa, Tahammül tesviktir, böyle hayata, Kutsal görevimiz "Sagol çok yasa !" Öl. . Insan küçülmez ölünce Hasan. Abdurrahim KARAKOÇ
ANA SAYFA MEHTER MARŞI Gafil ne bilir neşe-i pür şevk-i vegay-ı Meydan-ı celâdetteki enver-i sefayı Meydan-i gazâ aşk ile tekbirler alınca Titrettiğinde rûy-i zemin arş-i semâyı Allah yoluna cenk edelim, şan alalım şan Kur'an'da zafer vâdediyor Hazret-i Yezdân Farz eyledi Halak-u cihan harb-i cihâdı Hep cenk ile yükselmede ecdadımın adı Dünyaları feht eyleyen ecdadımız elhak dil idi hıfz eyler idi hakkı ıbâdı Allah yolunda cenk edelim, şan alalım şan Kur'an'da zafer vâdediyor Hazret-i Yezdân
FETİH MARŞI ANA SAYFA Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek; Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek; Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek Bu kitaplar Fatihtir, Selimdir, Süleymandır. Şu mihrap Sinanüddin, şu minare Sinandır. Haydi artık uyuyan destanını uyandır. ! Yürü, hâlâ ne diye oyunda oynaştasın ? Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın. ! Bilmem, neden gündelik işlerle telaştasın Kızım, sen de Fatihler doğuracak yaştasın. ! Sen ne geçebilirsin yardan, anadan, serden. . Delikanlım, işaret aldığın gün atandan Senin de destanını okuyalım ezberden. . . Yürüyeceksin. . . Millet yürüyecek arkandan ! Haberin yok gibidir taşıdığın değerden. . . Sana selam getirdim Ulubatlı Hasandan. . Elde sensin, dilde sen, gönüldesin baştasın. . . Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın. ! Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın; Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın. ! Yüzüne çarpmak gerek zamanenin fendini. . . Göster : Kabaran sular nasıl yıkar bendini ? Küçük görme, hor görme, delikanlım kendini Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin ! Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın! Yürü aslanım, fetih hazırlığı başlasın. . . Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın; Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın. ! Yürü, hâlâ ne diye kendinle savaştasın ? Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın. ! Arif Nihat ASYA
ANA SAYFA Bana sor sevgili kâri’, sana ben söyleyeyim, Ne hüviyette şu karşında duran eş-arım: Bir yığın söz ki, samîmiyeti ancak hüneri; Ne tasannu’ bilirim, çünkü, ne sanatkârım. Şiir için “göz yaşı” derler; onu bilmem, yalnız, Aczimin gir ye sidir bence bütün âsârım! Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem; Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzarım! Oku, şayet sana hisli bir yürek lazımsa; Oku, zîrâ onu yazdım, iki söz yazdımsa. Mehmed Akif ERSOY
Buyur Usta Oğlum, onüç-ondört anahtarı ver Al usta Oğlum, yat motorun altına Nesi var bir bakıver Olur usta Oğlum, iyi sık civatayı Sonra sahibi neder? Sıkıyorum usta Bileğim yettiğince Yüreğim yettiğince Sıkıyorum işte Oğlum, terlemişsin Akmasın terin motora Motor pas yapar sonra Olur mu be usta Ter pas yapar mı Gözyaşı pas yapar mı? Oğlum ne diyorsun bak işine Bakıyorum usta Yalnız ellerim Ellerim çatlamış be usta Ellerim acı içinde Yüreğim var ellerimde Yüreğim yanıyor usta Kan ter içinde ANA SAYFA Hem usta Sen hiç okula gittin mi Okul nasıl bir şey be usta Öğretmen nasıl biri Usta sahi Orda da motor baktırırlar mı ki Orda da söverler mi çocuklara be usta Orda da döverler mi? Oğlum bak işine kızdırma beni Olur usta ha usta Senin anan da saçlarını okşar mıydı Sana ağlar mıydı gecenin al yalazında Sahi usta sen hiç ağladın mı bir sabah Cansız düşende anan Yavaşca gözlerinin önünde Oğlum bak işine ! Attırma tepemi gir motorun altına Usta dur kızma! Bak giriyorum motorun altına Dünyanın altına Giriyorum usta giriyorum Desteğe gerek yok usta Desteğe gerek yok Ben oraya yüreğimi koyuyorum İnan taşır be usta İbrahim Sadri
UYAN ANA SAYFA Baksana kim boynu bükük ağlayan. Hakkı hayatındır senin ey müslüman, Kurtar artık o biçareyi Allah için. Artık ölüm uykularından uyan. Ben onu dünyaya getirdim diye Kalkışacaksın demek öldürmeye! Sevk ediyormuş meğer insanları, Hakkı-ı übüvvet de bu caniliğe! Bunca zamandır uyudun kanmadın, Çekmediğin çile kalmadı, uslanmadın. Çiğnediler yurdunu baştan başa. Sen yine bir kerre kımıldanmadın. Doğru mudur ye’s ile olmak tebah? Yok mu gelip gayrete bir intibah? Beklediğin subh-i kıyamet midir? Gün batıyor sen arıyorsun tebah. ! Ninni değil dinlediğin velvele, Kükreyerek akmada müstakbele. Bir ebedi sel ki zamandır adı, Haydi katıl sen de o coşkun sele. Gözleri maziye bakan milletin, Ömrü temadisi olur nakbetin. Karşına müstakbeli dikmiş Hüdâ, Görmeye lakin daha yok niyyetin. Karşı durulmaz cereyan sine-çak. . . Varsa duranlar olur elbet helak. Dalgaların anmadan seyrini, Göz göre girdâba nedir inhimak? Ey koca şark! Ey ebedi meskenet! Sen de kımıldanmaya bir niyet et. Korkuyorum, Garbın elinden yarın, Kalmayacak çekmediğin mel’anet. Dehşeti maziyi getir yadına; Kimse yetişmez yarın imdadına. Merhametin yok diyelim nefsine; Merhamet etmez misin evladına? Hakk-ı hayatın daha çiğnenmeden, Kan dökerek almalısın merd isen. Çünkü bugün ortada hak sahibi, Bir kişidir: "Hakkımı vermem" diyen. Mehmed Akif ERSOY
ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM ANA SAYFA Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem; Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem. Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!. . - Boğamazsın ki! - Hiç olmazsa yanımdan koğarım. Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam; Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam. Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle, Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle! Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum? Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum! Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim, Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim! Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım. Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım! Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu. . . Mehmed Akif ERSOY
Büyükler Bilir ANA SAYFA Yalan dolan ile devran sürmeyi Viski, votka çekip keyif çatmayı Biz ne bilek beyim büyükler bilir Dansöz kucağında stres atmayı Milletin başına çorap örmeyi Milleti bölmeyi, vatan satmayı Biz ne bilek beyim büyükler bilir Rüşvet vermek rüşvet almak nasıl şey Seyrettikçe ana-baba filmini Hazineden para çalmak nasıl şey Hissederiz baskısını zulmünü Terlemeden zengin olmak nasıl şey Lisans üstü maskaralık ilmini Biz ne bilek beyim büyükler bilir Erken palazlanıp erken ötmeyi Adettir gerekmez malumu ilam Değirmenler kurup baş öğütmeyi Taklide günaydın, asıla selam Hele. . . meydan adam gütmeyi Ne hınzırlık varsa hasıl-ı kelam Biz ne bilek beyim büyükler bilir Anlamayız kopya nedir, asıl ne Perde, sahne, solo, koro, fasıl ne Üçkağıtta erkan nedir usul ne Biz ne bilek beyim büyükler bilir Abdurrahim Karakoç
. . . Ve Mona Roza ANA SAYFA Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi Koyverip telli pullu saçlarını rüzgara Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara Bu erkekler kokuyu kediler gibi alır Ve kediler de her gece sürünür yastıklara Denizleri bahtiyar eden günler kısalır Satılmayan çiçekler zehirli ve kapkara Unutulmuş erkekler ve kadınlara kalır Bir geyiğin eriyen gözleri düşer kara Ve erkekler kokuyu kediler gibi alır Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü Ve boğazımı sıktı parmaklar ince uzun Günahkar toprağımın saçından bir tel düştü Sana ne olmuş Roza, bir derde tutulmuşsun Bir ekmek kadar aziz fikirler böyle pişti Noel ağaçları ve manolyalar kahrolsun Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık Ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi Sana da Mona Roza, taşbebeği bıraktık Ellerinde kılıçlı balıkların bir dişi Senin hatıran kadar büyük, yeni, karanlık Senin hatıran kadar Allah ve şeytan işi Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık Şu şapkayı çıkarıp atıyorum ırmağa Her şeyim sizin olsun, hep sizin, kesik başlar Rüyasında örümcek başlarsa ağlamaya İçine gül koyduğum tüfek ölmeye başlar Günahını sırtına yüklenen kaplumbağa Gibi ölüm önünde özbenliğim yavaşlar Öyleyse bu şapkayı atıyorum ırmağa Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim Ta boğazıma kadar çıkan deli yağmura Tüyüme horozdan çok itimat edeceğim İtimat edeceğim şu belalı yağmura Ruhumu bayrak yapıp ben teslim edeceğim Asılmış bir adamın iki eli yağmura Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim İLERİ
Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni Ve bir şehir yaratmak ruhundan Geyve diye Parçalanan gemiyi ve yırtılan yelkeni Katıvermek sessizce söylenen bir türküye Ve sonra bir köşede öldürmek ölmeyeni Ve son vermek bu bitmeyen şarkıya Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni ANA SAYFA Sana tavus kuşunun içine girdiğini En son söz olarak söylemek istiyorum İçimde tavusların kaybolduğunu Bana da bir çift ak kanat kaldığını Son, en son söz olarak söylemek istiyorum İçime girdiğini, tüyünü yolduğumu Son, en son söz olarak söylemek istiyorum Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi Koyverip telli pullu saçlarını rüzgara Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara. . . Sezai Karakoç GERİ
ANA SAYFA İSYANLI SÜKUT Gitmişti makama arzuhal için İçmedi masada unuttu çayı Beyy dedi yutkundu eğdi başını Kalktı ki garsona vere parayı Bir azar yedi ki oldu o biçim Uzattı çakmağı ve sigarayı Şeyy dedi yutkundu eğdi başını Sayy dedi, yutkundu eğdi başını Kapıdan dört büklüm çıktı dışarı Döndü gözlerinde bulgur yaş Gözler çakmak benzi sapsarı Sandım can evine döktüler ataş Bir konağa baktı alttan yukarı Sordum memleketin nere gardaş Vayy dedi yutkundu eğdi başını Köyy dedi yutkundu eğdi başını Çekti ayakları kahveye vardı Yürüdü kör topal çıktı şehirden Açtı tabakasını sigara sardı, daldı. . . Ağzına küfürler doldu zehirden Neden sonra garsonu gördü Salladı dilini vazgeçti birden Çayy dedi yutkundu eğdi başını Oyy dedi yutkundu eğdi başını Abdurrahim Karakoç
ANA SAYFA MİHRİBAN Sarı saçlarına deli gönlümü, Tabiplerde ilaç yoktur yarama, Bağlamışım çözülmüyor Mihriban. Aşk deyince ötesini arama. Ayrılıktan zor belleme ölümü, Her nesnenin bir bitimi var ama. Görmeyince sezilmiyor Mihriban. Aşka hudut çizilmiyor Mihriban Yar deyince kalem elden düşüyor, Boşa bağlanmamış bülbül gülüne Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor. Kar koysan köz olur aşkın külüne Lambada titreyen alev üşüyor, Saştım kara bahtım tahammülüme Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban. Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban Önce naz sonra söz ve sonra hile Tarife sığmıyor aşkın anlamı Sevilen seveni düşürür dile Ancak çeken bilir bu derdi gamı Seneler asırlar değişse bile Bir kör düğüm baştan sona tamamı Eski töre bozulmuyor Mihriban Çözemedim çözülmüyor Mihriban Abdurrahim Karakoç
Bir Yerden Her Yere Mektup ANA SAYFA Sormayınız, görmeyiniz canlarım Hakkınızı yiyip yutan burada Dinlisini, dinsizini dinlerim Besmeleye yalan katan burada. Kız, kadın pazarı sokağı, yurdu Homoseksüeller çığlaşan ordu Ne ahlak kaygusu ne namus derdi Hızlı doğan erken öten burada. Sofralara viski havyar dizilir Fiatınız peçeteye yazılır Sırtınızdan günde dört pos yüzülür Sizi soyup, sizi satan burada Yazık. . . siz beğenir, siz seçersiniz En çürük köprüden siz geçersiniz Bilirim her zaman çar naçarsınız Kör-kütük, zil-zurna yatan burada. Simsar siyasetçi, doktor, avukat İnsan avlıyorlar her gün her saat Hızlı köşe dönmek en üstün sanat Kan gölünde balık tutan burada. Hal gidiş bu minval bu vaziyette Sabun işkencede, su eziyette Rağbet ne ilimde ne meziyette Aydınlığa çamur atan burada Ortada kol gezerken kıtlıklar, yoklar Burda betonlarla delinir gökler Kontlar, şansölyeler, baronlar, dükler Kirli yağan, eğri biten burada. Doğan bebek dost yemeye zorlanır Düşündükçe içim dışım korlanır Evlat seyiplenir ana horlanır Ana vatan yavru vatan burada. Yürekler acısı bir garip alem Rüşvetsiz imzaya yanaşmaz kalem Pop müzik, şampanya, marlboro, salem Gece gündüz keyif çatan burada Abdurrahim Karakoç
UYUMAL İSTİYORUM İki yıldız arası göğe asılı hamak. . . Uyku, uyku. . . Zamansız ve mekansız, uyumak. Uyumak istiyorum; başım bir cenk meydanı; Harfsiz ve kelimesiz düşünmek Yaradanı. İlgisizlik, herşeyden kesilmiş ilgisizlik; Bilmeyiş ki, en büyük ilme denk bilgisizlik. Usandım boş yere hep gitmelerden, gelmelerden; Bırakın uyuyayım, yandım kelimelerden! Göz kapaklarımda gün, kapkara bir kızıllık; Kulağımda tarihin çıkrık sesi, bin yıllık. Bir yurt ki bu, diriler ölü, ölüler diri; Raflarda toza batmış peygamberlerden bildiri. Her gün yalnız namazdan namaza uyanayım; Bir dilim kuru ekmek; acı suya banayım! Ve tekrar uyuyayım ve kalkayım ezanla! Yaşaya dursun insan, hayat dediği zanla. . . Necip Fazıl Kısakürek 1973 ANA SAYFA
ANA SAYFA YOLCULUK Yolculuk, her zaman düşündüm onu; İçimde bu azgın davet ne demek? Oraya, nerdeyse güneşin sonu, Uçmak, kayıp gitmek, kaçıp dönmemek. Altımdan kaydırdı bir el minderi; Herkes yatağında, ben ayaktayım. Bir gece, rüyada gördüğüm yeri, Gözlerim yumulu, aramaktayım. Beni çağırmakta yabancı dostlar; Bu dostlar ne güzel, dilsiz ve adsız. Eski evde, şimdi bir başka ev var: Avlusu karanlık, suları tadsız. Her akşam, aynı yer, aynı saatta, Güneşten eşyama düşen bir çubuk; Yangın varmış gibi yukarı katta, Arkamdan gel diyor, sessiz ve çabuk! Başım, artık onu taşımak ne zor! Başım, günden güne kayıtsız bana. Dalında bir yaprak gibi dönüyor, Acı rüzgarların çektiği yana. . . Necip Fazıl Kısakürek
ANA SAYFA Ben Yürürüm Yana Ben yürürüm yane aşk boyadı beni kana Ne akilem ne divane gel gör beni aşk neyledi Gah eserim yeller gibi gah tozarım yollar gibi Gah akarım seller gibi gel gör beni aşk neyledi Akar sulayın çağlarım dertli ciğerim dağlarım Şeyhim anıben ağlarım gel gör beni aşk neyledi Ya elim al kaldır beni ya vaslına erdir beni Çok ağladım güldür beni gel gör beni aşk neyledi Ben yürürüm ilden ile şeyh anarım dilden dile Gurbette halim kim bile gel gör beni aşk neyledi Mecnun oluban yürürüm ol yari düşte görürüm Uyanıp melul olurum gel gör beni aşk neyledi Miskin Yunus biçareyim baştan ayağa yareyim Dost elinden avareyim gel gör beni aşk neyledi Yunus EMRE
ANA SAYFA EY YOLCU Gitme, ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım: Elemim bir yüreğin karı değil, paylaşalım: Ne yapıp ye'simi kahreyleyeyim, bilmem ki? Öyle dehşetli muhitimde dönen matem ki!. . Ah! Karşımda vatan namına bir kabristan Yatıyor şimdi. . . Nasıl yerlere geçmez insan? Şu mezarlar ki uzanmış gidiyor, ey yolcu, Nereden başladı yükselmeye, bak, nerde ucu! Mehmed Akif EERSOY
ANA SAYFA ANADOLUYUM Bem çöller fırtınası Ben dünlerin yarını Ben anaların yası Köroğlu'nun torunu Ben tarihlerin yoluyum Ben Çamlıbel, ben Bolu'yum Vurulmuş saldırmışım Yüreğim Çatalca'dır Düşeni kaldırmışım Bakışım kartalcadır Gariplerin sağ koluyum Ufuklara sevdalıyım Türkü söyler dillerim Nasırlıdır ellerim Ben söğütlerin dalıyım Ben gönüller bekçisi Dertlerin emekçisi Ben Anadoluyum Uğur Işılak
ANA SAYFA KISSADAN HİSSE Geçmişten adam hisse kaparmış. . . Ne masal şey! Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? 'Tarih'i 'tekerrür' diye tarif ediyorlar; Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi Mehmed Akif ERSOY
• Rüzgar esince aptallar duvar örer, akıllılar yel değirmeni yapar ANA SAYFA • Bulduğun şeyin kıymeti ona sarf ettiğin emek kadardır. (Çin Atasözü) • Kargalar ötmeye başlayınca bülbüller susar • Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla ışığından hiçbir şey kaybetmez. • Spordan maksat yükseltmektir terbiyeyi edebi bizde oldu spor küfür mektebi. • Boş kafalı insanla mütevazi insanı birbirinden ayırmak kolaydır; birinciler hep kendilerinden bahsederler. • Başkalarından üstün olmak değil önemli olan Dünkü halinden üstün olmandır. • Küçük şeylere gereğinden çok önem verenler, ellerinden büyük iş iş gelmeyenlerdir. • Sahibi olduğunuz tek araç çekiç ise her şeyi çivi olarak görmeye başlarsınız. • Hayatta yapılacak o kadar çok hata vardır ki; sürekli aynı hatayı yapmakta ısrar etmenin hiçbir anlamı yoktur. İLERİ
ANA SAYFA • Dal rüzgarı affetse de kırılmıştır bir kere. • Sizi üzen duygularınızı önce yargılayın, sonra asın. • Ne başkasını büyük görecek kadar büyük ol; nede küçük görecek kadar büyü. • Sıcak herkese aittir, soğuk insanın elbisesine göre değişir. • Ağlamadan gülmenin zevkine varamazsın. • Mal kaybeden bir şey kaybetmiştir, Onurunu kaybeden bir çok şey kaybetmiştir, cesaretini kaybeden her şeyini kaybetmiştir. • Söz ağızda iken sahibinin; ağızdan çıktıktan sonra sahibi onun esiridir. • Cesareti olmayan kimse keskin kenarı olmayan bıçağa benzer. • İlk fırsatın değerini bil yoksa son fırsatın olabilir. GERİ
- Slides: 34