indekiler 3 1 Atatrke Suikast Teebbs 3 2
İçindekiler 3. 1. Atatürk’e Suikast Teşebbüsü 3. 2. Serbest Cumhuriyet Fırkası 3. 3. Menemen Olayı (23 Aralık 1930 3. 4. Eğitim Alanında Yapılan İnkılaplar 3. 5. Eğitim Ve Kültür Alanında Yapılan İnkılaplar 3. 2. 1. Milli Eğitim 3. 2. 2. Eğitim Sistemi Milli Olmalıdır
3. 1. ATATÜRK’E SUİKAST TEŞEBBÜSÜ Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasından sonra Mustafa Kemal yüzyıllardır geri bırakılan Türk Milletini muasır medeniyet seviyesine çıkarmaya ve kalkınmış milletler arasına dahil etmeye kararlıydı. Bunun için pek çok yenilik yapılmıştı. Saltanatın kaldırılması, Cumhuriyetin ilan edilmesi, halifelik kurumunun kaldırılması gibi siyasi alanda inkılapların yanında hukuk alanında ve sosyal alanda da inkılaplar yapılmıştı.
Bu yapılanlara karşı ülkede içten içe bir muhalefetin ortaya çıktığı da gözlerden kaçmıyordu. 17 Kasım 1924’te açılan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası bu muhalefete bir örnektir. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası legal (yasal) muhalefet yapmakla Türk demokrasinin gelişimine katkıda bulunuyordu.
Bunun için Mustafa Kemal başlangıçta bu partinin kurulmasına sıcak bakmıştı. Ancak yaşanan gelişmeler, partinin rejime muhalif olanların toplandıkları yer olması ve Şeyh Sait İsyanı gibi sebepler, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasını zorunlu kılmıştı.
3 Haziran 1925’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılması ülkede mevcut bulunan yıkıcı muhalefeti ortadan kaldırmadı, sadece yer altına inmelerine yol açtı. İşte bu kişiler kişisel hırsları ve siyasi geçmişleri gibi bazı sebeplerle Mustafa Kemal’e ve onun şahsında yapılan inkılaplara karşı çeşitli yıkıcı planlar yapmaya koyuldular.
Bunun için öncelikli olarak Mustafa Kemal’i ortadan kaldırmaya karar verdiler. Planlarını gerçekleştirmek için en uygun anı da Mustafa Kemal’in batı Anadolu’da halka inkılapları anlattığı gezi olarak tespit ettiler. Suikastı gerçekleştireceklerin içinde Rize Milletvekili Ziya Hurşit, Gürcü Yusuf, Laz İsmail, Çopur Hilmi, Miralay Ayıcı Arif ve Şükrü Bey gibi kimseler vardı. Olay Giritli Şevki isimli işbirlikçinin ihbarıyla ortaya çıkmıştı.
Olayın ayrıntıları şöyledir: Mustafa Kemal Batı Anadolu gezisine çıkmıştı. Bunun için Balıkesir’e de uğramıştı. Suikastçıların planlarına göre Mustafa Kemal 16 Haziran 1926’da Balıkesir’den ayrılacak ve 17 Haziran 1926’da İzmir’de Kemeraltı çarşısındaki kalabalıkta Atatürk öldürülecek ve meydana gelen karmaşadan faydalanılıp motorla Yunan adalarına kaçılacaktı.
Bunun için İzmir’de gerekli hazırlıklar yapılmış, Mustafa Kemal’in buraya gelmesi beklenmeye başlanmıştı. Atatürk’ün Balıkesir’den ayrılması bir gün gecikince Motorcu Şevki’nin korkup suikast hazırlığını İzmir valisi Kazım Dirik’e bildirmesi üzerine her şey ortaya çıkmıştı.
Mustafa Kemal, kendisine karşı olan gelişmeleri öğrendiğinde hemen İzmir’e gitti. Burada suikastçılardan Ziya Hurşit ve Gürcü Yusuf’u derhal yanına çağırtıp onlarla görüştü. Bu görüşmede Mustafa Kemal Ziya Hurşit’e dönerek; “seninle bunca arkadaşlık ettik, hayatıma kast edecek kadar ileri gitmende sebep acaba neydi? ” diye sormuştu. Ziya Hurşit hiç bir şey demeden sadece önüne bakmıştı. Tüm bunlar olurken yurdun dört bir yanından da Atatürk’e sevgi ve bağlılık telgrafları gelmeye devam ediyordu.
Atatürk bu yakın ilgiye ve bağlılığa şu açıklamayı yapmıştır: “Alçak teşebbüsün benim şahsımdan çok kutsal cumhuriyetimize ve onun dayandığı yüksek ilkelere dönük bulunduğundan şüphem yoktur…. Benim naciz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır. (Sonsuza kadar yaşayacaktır. )
Suikastı planlayanların, tetikçilerin ve azmettiricilerin ortaya çıkmasıyla derhal yargılama sürecine girilmişti. Bunun için hükümet derhal İstiklal Mahkemesi heyetini İzmir’e gönderdi. 27 Haziran’da başlayan soruşturma süreci 12 Temmuz’da sona ermiş, bu süre zarfında olaya katılan, olaya katılanları tanıyan pek çok dinlenmiş, tutuklamalar başlamıştır. Çok geçmeden tutukluların sayısı önemli miktarda arttı.
Tutuklananlar arasında İzmir milletvekili Şükrü Bey ve Eskişehir milletvekili Albay (Ayıcı) Arif gibi yirmi beş milletvekili de vardı. Bunlardan kimi Mustafa Kemal’e hırsları yüzünden düşman olmuştu, kimi gözden düştükleri için intikam almaya çalışmışlardı.
Yargılamaların İttihatçılarla ilgili olan duruşmaları Ankara’da 2 Ağustos’ta başladı. 26 Ağustos 1926 tarihinde sonuç açıklanmış ve eski maliye nazırı Cavit Bey, Nail Bey, Hilmi Bey, Nazım Bey idama mahkum edilmişler, Adnan Adıvar serbest bırakılmış, Rauf Orbay sürgün cezasına çarptırılmıştı. Böylece Mustafa Kemal’e ve onun şahsında yapılan inkılaplara yönelik olduğu anlaşılan komplolar silsilesi bertaraf edilmişti. Türk milleti çıktığı yolda yılmadan, durmadan ve ümitsizliğe kapılmadan Atatürk’ün açtığı yolda yürümeye devam etmiştir.
3. 2. SERBEST CUMHURİYET FIRKASI (12 -AĞUSTOS-17 KASIM 1930) Takrir-i Sükûn Kanunu döneminde Türkiye'nin çağdaşlaşmasına yönelik önemli adımlar atılmış, hukuk sistemi değiştirilmiş, giysi ve yazı reformu yapılmış ve Anayasa'da laiklik doğrultusunda gelişmeler sağlanmıştı. Ancak ekonomik alandaki yoksulluk giderilememişti. Özellikle, 1929 yılında başlayan dünya ekonomik bunalımının olumsuz etkilerinin giderek artması ve aynı yıl memlekette kötü ürün alınması, halkın sızlanmalarına neden olmuştu.
Bunun yanın sıra, siyasal ve hukuksal anlamda eşitliği öngören Halkçılık İlkesinin, siyasal bir slogandan öteye gidememesi, daha da kötüsü bu ilkeyi savunan C. H. P. içinde bazı partililerin, siyasi nüfuzlarını kullanarak, kendi çıkarlarını korumaya yönelik çabaları, Cumhurbaşkanı ve Parti Genel Başkanı Mustafa Kemal Atatürk'ü çok üzüyordu.
İşte bu ıstıraplara çare aranırken, Başbakan İsmet Paşa, Cumhurbaşkanı'na şu öneride bulundu; "Meclis kürsüsünde hükümetin karşısına mebuslar çıkıp da bütün bu fenalık denilen, nüfuz suiistimali denilen hadiseleri bağırarak söyleyip şikayet etmeleri usulü tesis olunmadıkça, biz, bu nüfuzu kötüye kullanma ve yanlış siyaset yapma hastalığından kurtulamayacağız. "
Serbest Cumhuriyet Fırkası, cumhuriyet tarihinde çok partili döneme geçmek için girişilen ikinci teşebbüstür. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapanmasına neden olan gelişmelerin ortaya çıkardığı olumsuz hava 1925’ten 1930 yılına gelindiğinde dağılmıştı. Türkiye’de Avrupa tarzı demokrasiyi yerleştirmeye çalışan Mustafa Kemal Paşa bu işe bizzat kafa yormuştu.
Cumhuriyet, halkın yönetime katıldığı rejimdir ve bu katılım da siyasi partiler vasıtasıyla yapılmaktadır. Bu bağlamda öncelikli hedef demokrasinin ve çok sesliliğin ülkede tesis edilmesi amaçlanmıştır. İkinci olarak, dünyada 1929 yılında büyük bir ekonomik kriz çıkmış, bu durum özellikle Türkiye gibi henüz savaş yaralarını sarmaya çalışan küçük ekonomileri oldukça olumsuz etkilemişti.
Bu ekonomik kriz halkı Cumhuriyet Halk Fırkası’nın ekonomi yönetimine olumsuz bakmasına neden olmuştu. Bu anlamda partinin kuruluşu dönemin ekonomik gelişmeleriyle de doğrudan ilgilidir. Bu sebeple Mustafa Kemal Paşa konu ile bizzat ilgilenmiş ve hükümetin ekonomik alandaki eksikliklerini tamamlaması için bir partinin kurulması için bizzat çocukluk arkadaşı Ali Fethi Beye (Okyar) direktif vermiştir.
Ali Fethi Bey, Şeyh Sait İsyanı çıktığında başbakanlık yapmaktaydı. O yapısı gereği sertlik yanlısı değildi ve bu tutumu isyanın kısa sürede yayılmasına neden oldu. 2 Mart 1925 tarihinde başbakanlık görevinden ayrılmış ve bir müddet sonra Paris’e büyükelçi olarak atanmıştı. Fethi Bey 1930 temmuzunda yaz tatilini geçirmek için Türkiye’ye gelmişti.
O sırada yurt gezisine çıkan Mustafa Kemal Paşa ile Yalova’da buluşmuşlar ve ülke meseleleri üzerine konuşmuşlardı. Fethi Bey bu görüşmelerde özellikle Türkiye’de devletin ekonomiyi tekeline almasına eleştiriler getirmişti. Ayrıca dünyadaki demokrasilerde halkın da yönetime katıldığı, fakat Türkiye’de Cumhuriyet Halk Fırkası’nın kendisini halka kapattığının eleştirisini yapmıştı.
Bunun üzerine Reisicumhur Mustafa Kemal Paşa Ali Fethi Beye dönerek bir parti kurarak Türkiye’deki eksikliği karşılamasını kendisine söylemişti. Mustafa Kemal bu durumla bizzat ilgilenmiş ve başta kız kardeşi Makbule Hanım olmak üzere bazı milletvekillerini de partinin kurucuları arasına katmıştı.
Böylelikle Ali Fethi Bey 12 Ağustos 1930 tarihinde Dahiliye Nezaretine (içişleri bakanlığı) yeni parti kurma dilekçesini vermiş ve parti resmen kurulmuştu. Parti programında Cumhuriyet Halk Fırkası’nın tersine ekonomide Liberalizmi savunmaktaydı. Bunun dışında cumhuriyete, milliyetçiliğe, laikliğe ve inkılaplara bağlı kalacaklarını beyan etmekteydiler
Bu anlamda Serbest Cumhuriyet Fırkası muhalefet olmak için değil, bizzat iktidar olmak için siyaset yapmaya başlamıştı. Bu algı bir müddet sonra Cumhuriyet Halk Fırkası idareci ve milletvekilleri tarafından sertlikle eleştirilmeye başlanmıştı. Bu eleştirilerin artmasının elbette ki bazı sebepleri vardı. Bunları şöyle izah etmek mümkündür. Öncelikle parti Türkiye’de her yerde teşkilatlanamamıştı ancak teşkilatlandığı yerlerde halkın büyük çoğunluğu bu yeni partiye temayül etmişti.
Cumhuriyet Halk Fırkası’nın taşradaki yöneticilerinin halka karşı yumuşak olmaması ve ekonomik sıkıntılar partiye bakışı negatife çevirmişti. Bu da o bölgelerde özellikle kafasında “karşı devrim” düşüncesi olanların Serbest Cumhuriyet Fırkası’na dolmasına sebep oldu. İkinci olarak Fethi Bey’in İzmir mitinginde başta İzmir valisi olmak üzere polislerin ve Cumhuriyet Halk Fırkası yöneticilerinin sert tutumu olayların çıkmasına sebep olmuş hatta 2 kişi de hayatını kaybetmişti.
Bu olay gerilimi daha da arttıran bir etken olmuştu. Üçüncü ve belki de en önemli sebep Ekim 1930’da yapılan belediye seçimlerinde Ali Fethi Bey’in ifadesiyle “Serbest Cumhuriyet Fırkası seçime girdiği her yerde seçimi kazanmış” 502 belediyenin 22’sini elde etmişti. Bu gibi etmenler ve inkılaplara karşı olanların partiyi ele geçirmeye çalışmaları gibi sebepler yüzünden Fethi Bey 17 Kasım 1930 tarihinde Dahiliye Nezaretine başvurmuş ve partiyi feshettiğini ilan etmiştir.
Böylelikle Türkiye’de çok partili hayat geçme denemeleri başarısızlıkla sonuçlanmış, Türkiye 1946 seçimlerine kadar çok partiyle seçime girmemiş ve 1950 yılına kadar Türkiye Cumhuriyet Halk Fırkası tarafından yönetilmiştir.
3. 3. MENEMEN OLAYI (23 Aralık 1930) Gerici amaçlarını, muhalefet partilerinde gerçekleştirmeyi deneyen, ancak bu amaçlarında başarılı olamayan çevreler, rejime karşı olan nefretlerini bazı olaylarla da açığa vurmuşlardır. Bunlardan birisi de Menemen Olayı'dır Dördünün adı Mehmet ve yaşları henüz 18'i bulmayan, ikisinin adı da Hasan olan Nakşibendi Tarikatı'nın üyesi altı kişi, 23 Aralık 1930 tarihinde Menemen'e gelerek bir camiye baskın yaptılar. Camiden aldıkları yeşil sancağın altına toplanmayanların kılıçtan geçirileceklerini söyleyerek, halkı tehdit ettiler.
Bu olayın başkahramanı olan yeşil sarıklı derviş Mehmet, kendisinin "Mehdi" (doğru yolu gösteren kişi) olduğunu, sınırda "yetmiş bin kişilik Halife Ordusu'nun" beklediğini duyurdu ve ilçede bir terör havası estirmeye başladı. Menemen olayı dediğimiz gelişme tıpkı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın açılmasıyla vuku bulan Şeyh Sait isyanında olduğu gibi, Türkiye’nin demokratikleşmesi için çok önemli bir adım atıldıktan sonra gerçekleşmişti.
İsyanın çıkmasında Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın yöneticilerinin hiçbir etkisi olmamıştı. Ancak partinin Türkiye’de kişisel haklara saygılı olunması ve demokratik hakların verilmesi ile ilgili düşünceleri, kafasında eski düzene özlem duyan kişilerin daha da cesur hareket etmesine sebep olmuştu. Ayrıca Takrir-i Sükun Kanunu 1925’de 2 yıl süre ile çıkarılmış, 1927’de iki yıl daha uzatılmış, 1929’a gelindiğinde tekrar uzatılmamıştı.
Takrir-i Sükun Kanunu’nun uzatılmaması ve yukarıda sayılan genel nedenler birleştiğinde İzmir’in Menemen ilçesinde 23 Aralık 1930 tarihinde bir isyanın çıkmıştı. Nakşibendi Şeyhi Derviş Mehmet ve bir grup adamı Menemen’de Çarşı Camiinde sabah namazından sonra “din elden gidiyor, şeriat isteriz” gibi sloganlarla halkı tahrik etmeye başlamıştı. Ne yazık ki bu tahriklere kapılan bir kısım insanların da destek vermesiyle sayıları artan isyancılar Menemen’de duruma hakim olmaya çalışmışlardı.
Bu olayda yaşanan en acı gelişme duruma silah kullanmadan hakim olabileceğini düşünen Asteğmen Kubilay ile Hasan ve Şevki isimli iki bekçinin şehit edilmeleridir. İsyancıların kafaları o kadar kinle doluydu ki Kubilay’ın başını kesmek suretiyle bu kini ortaya dökmüşlerdi. Çevre bölgelerden gelen askeri yardım ile isyan kısa sürede bastırılmıştı.
Durumun nedenlerinin ve sorumlularının bulunabilmesi için çok yönlü soruşturma yürütülmüş, olayla ilgisinin olduğu sanılan kişilerin bir kısmı serbest bırakılmış, 41 kişi çeşitli sürelerle hapse mahkum edilmiş, 34 kişi de idam edilmiştir. Bu sebeple “Cumhuriyete karşı yönelen tehditler bir ortadan kaldırılmıştır. ”
EĞİTİM ALANINDA YAPILAN İNKILAPLAR
1. Laik ve çağdaş eğitimi sağlamak. 2. Bilimsel eğitimi sağlamak. 3. Eğitimde birliği sağlamak. 4. Kız ve erkek çocuklar arasında eğitim eşitliği sağlamak. 5. Eğitimi kolaylaştırmak ve yaygınlaştırmak. 6. Her alanda teknik eleman yetiştirmek. 7. Eğitimi millileştirmek.
İnkılaplar: 1. Tevhid-i Tedrisat Kanunu – 3 Mart 1924 • Öğretim birleştirilerek bütün eğitim kurumları MEB’e bağlandı. • Medreseler kapatılarak laik eğitim anlayışı etkili hale getirildi. • Azınlık okullarında ve yabancı okullarda dini ve siyasî amaçlı eğitim verilmesi önlendi.
2. Maarif Teşkilatı Hakkında Kanun – 2 Mart 1926 • İlk, orta, lise ve yüksekokulların belli esaslara göre düzenlenmesi amaçlanmıştır. 3. Yeni Türk Harflerinin Kabulü – 1 Kasım 1928 • Batılılaşma alanında atılan önemli bir adımdır. • Okuma- yazma kolaylaştı. Basılan kitap sayısı arttı. Avrupa ile bilgi ve kültür aktarımı kolaylaştı.
1 -Milli Eğitim ; Eğitim Politikası Eğitim, bir toplumdaki kültür değerlerini genç nesillere aktararak milletin birlik ve beraberlik içerisinde huzurlu bir şekilde yaşamasını sağlar. Toplumun gelişimi, ilerlemesi ve çağdaşlaşması da eğitim sayesindedir.
Atatürk her konuda olduğu gibi, eğitim konusunda da yol gösterici olmuştur. Atatürk, güçlü bir eğitim anlayışının Türk milletini başarıya ulaştıracağını düşünerek, verilecek eğitimin milli, toplum gereksinimlerine uygun ve laik olmasını istemiştir. Bu doğrultuda eğitim politikasının dayandığı temeller şunlardır;
a- Eğitim sistemi milli olmalıdır: Atatürk’e göre, eğitim ve öğretim politikası, her anlamıyla milli bir nitelikte olmalıdır. Atatürk’ün “milli”lik anlayışı birleştirici ve bütünleştiricidir. Bunun sağlanması için de eğitimin dili ve yöntemi millileştirilmelidir.
Eğitimin milli olmasından anlaşılan esaslar: 1 -Türk devletinin dayandığı tam bağımsızlık ve milli egemenlik anlayışına uygun olması, 2 -Milli birliği ve beraberliği güçlendirici olması, 3 -Eğitim dilinin, yönteminin ve araçlarının milli olması, 4 -Atatürk ilkelerinin benimsenmesini ve uygulanmasını sağlayacak olmasıdır.
b-Eğitim sistemi çağdaş olmalıdır: Eğitimin, toplumsal hayatın gereksinmelerini karşılayıcı, ülkenin gerçeklerine ve çağın gereklerine uygun olması gerekir. c-Eğitim sistemi laik olmalıdır: Milli bütünlüğün sağlanmasında laik bir eğitim ve öğretim büyük önem taşır. Fikri ve vicdanı hür nesillerin yetiştirilmesi, eğitimin laik olması ile mümkündür.
Atatürkçülükte, eğitim ve öğretim alanında disiplin başarının anahtarıdır. Atatürk bu konuda şöyle demektedir: “…özellikle öğretim hayatında sıkı disiplin, başarının esasıdır…” Atatürkçülük, her alanı bilime göre düzenlemeyi gerçekleştirecek milli eğitim sistemini öngörmektedir. Eğitim politikasının laikleşmesi hususunda önemli yenilikleri hedeflemiştir.
Sevgili gençler III. Hafta dersimiz sona ermiştir. Hepinize iyi çalışmalar diliyorum.
- Slides: 48